Bu kadar agresif olmam normal mi? Dikkatimin bu kadar bölünüyor olması normal mi? Böyle büyük bir sevginin içinde yine de bu kadar büyük tetiklenmem normal mi? Neden bu kadar dengesizim?
Kavrayamadığımız yoğun deneyimler karşısında normale sığınmak ve eskiye dönmek isteğimiz çok güçlü olabiliyor evet ama bunu geri alamayız. Çünkü doğurduk. Bu tüneli diğer tarafına kadar takip etmek zorundayız.
Yaşadığım yerdeki genel inanışta, lohusanın mezarı kırk gün açık kalır derler. Birazdan bahsedeceğim miti okumadan önce bu inanış bana oldukça korkutucu gelirdi. Ama şimdi neyden bahsettiğini çok iyi anlıyorum.
Sümer mitolojisinde; ışık ve aşkla özdeşleştirilen antik bir Mezopotamya tanrıçası vardır, İnanna. Venüs gezegeniyle ilişkilendirilir. Yani bereketi de anlatır. İnanna, ölüler dünyasını yöneten kızkardeşi Ereşkigal’i ziyaret etmek ister ve vezirine üç gün kendisinden haber alamazsa yardım çağırmasını söyleyerek yola çıkar. Ereşkigal’in ülkesinde, ülkenin kapı bekçisi Neti’nin rehberliğinde bir yolculuğa çıkar. Her kapıda da bir mücevherinden, gücünden soyunur. İlk tacını, zihinsel üstünlüğünü/otoritesini/kibrini bırakır. Sonra küpelerini, dış seslere ve övgülere verdiği değeri. Sırada kolyeleri vardır, değerli gördüğü kimlik katmanları. Dördüncü kapı geldiğinde kalbini koruyan göğüs zırhından soyunur. Sonraki kapıda bileziklerinden, ona kelepçe olan alışkanlıklarından. Sondan önceki kapıda elbisesini çıkarır böylece toplumsal rollerinden, dışsal kabuklarından soyunur. Son kapıya elinde sadece krallık asasıyla varır. Bu kapıda da bu asadan soyunarak benlik iddiasından vazgeçer.
Yeraltı yargıçları ve Ereşkigal, İnanna’ya yargılayıp öldürür. Sonrasında İnanna, bilgelik tanrısı Enki’nin yardımıyla, onun ölümünden hiç etkilenmemiş kocası Dumuzi’yi kendi yerine feda ederek hayata geri döner.
Bu yeraltına iniş yolculuğu mitlerine katabasis adı verilir. Ve bence matresans da bir katabasistir. İnanna ölmeden ölmüş, ölümden geri dönmüştür. Lohusalık yaşayan her kadın da içindeki maiden/genç kız/bakireyi öldürür ve anne olarak hayata tekrar geri döner. Lohusanın mezarı kırk gün içindeki maiden/genç kız/bakire için açıktır.
O yoğun hormon düşüşleri, doğumistan yolculuğu ve ilk defa birine bu kadar yoğun teslimiyet duymayla beraber birçok eski kimliğim ve maskem üzerimden düştü. Benden soyuldu. Onların altındaki kadın artık onları taşıyacak halde değildi. Dirilme sürecine girene kadar hayatım boyunca sadece lohusalık ile yaşayabileceğim, yoğun bir sadeleşme sürecine girdim. Birey olarak kendi hayatımda hiç olduğum bir dönemdi. Şimdi kendi hayatımda yeniden yerimi almaya başlarken bunun faydasını görüyorum. Çünkü bu maskeleri, kimlikleri üzerime alırken, hayatı öğrenen ve kendini keşfetmeye ve kanıtlamaya çalışan, hatalarıyla hayatı öğrenen bu yüzden de bir çok kimliği ve maskeyi denemiş tasasız biriydim. Ve bunları giydiğimin bile farkında değildim. Şimdi soyunduğum her parçayı bilinçli olarak irdeleme ve giymeme özgürlüğüne sahibim.
Bunu nasıl mı yapıyorum? Kendime bunun kızımın örnek almasını isteyeceğim bir şey olup olmadığını soruyorum.
İnanna/Venüs enerji astrolojisinde ikinci çakra olan sakral çakrayı simgeler. Sakral çakra bizim rahmimizdir. Doğumdan sonra rahmimiz eski haline dönmek için kırk güne kadar kanar. O da yaşadığı büyük yolculuktan sonra soyunur, dökünür ve kendine gelir.
Modern psikoloji bize matresansı vermeden önce de annelik radikal, karanlık ve büyüleyici bir dönüşümdü. Lohusalığın her bir eşiğinde artık siz olmayan bir şeyi bırakırsınız. İnanna’nın soyunduğu yedi eşya bana yedi çakrayı hatırlattı ve yaşadıklarımı anlamlandırma ve içimdeki anneyi keşfetme yolculuğumda böylece bir harita kurmuş oldum.
İnanna’nın tacı tepe çakrasına denk geliyor, tepe çakrası ilahi güçle olan ilişkimizi anlatır. Ben burada zihnimden özgürleşip teslimiyeti deneyimledim.
İnanna’nın küpeler alın çakramızla örtüşüyor, dünyayı nasıl gördüğümüz ve dünyanın bizi nasıl gördüğü. Kızımın gözleriyle hayatı görmeye başladığımdan beri çoğu yargımı sorguluyorum.
İnanna’nın kolyelerini boğaz çakrasıyla ilişkilendirdim. İçimdeki hangi kadının sesi daha çok çıkıyordu. Hangi kimliğim benim sesim olmuştu? Şimdi ağzımdan her çıkan sözü dikkatlice dinleyen, sünger gibi kapan bir bebek 7/24 yanımdayken onun hangi sesi duymasını isterim. Büyüdüğünde kendi gerçeğini nasıl konuşan bir kadın olmasını isterim?
İnanna’nın göğüs zırhı ise kalp çakrasıyla ilişkili. Zırhımı soyundum çünkü artık kalbim zırhımdan taşıyor. Her ne olursa olsun ölen yanlarımı da çok seviyorum ve onları da özlüyorum. Bu çok sevdiğim ve yıllarca yaşadığım bir evden, yıllarca hayalini kurduğum ömürlük bir eve taşınmak gibi.
İnanna’nın bilezikleri solar pleksus çakramızla ilişkili. Solar pleksus çakrasının gölgesi egonun hapishanesidir. Hayatınızın en s3lfl3ss döneminde tabii ki ego da dönüşür.
İnanna’nın elbisesi sakral çakrayı yani rahmi anlatıyor. Lohusalıkta çırılçıplak kaldığım yerin rahmimize denk gelmesi ne kadsr şiirsel bir sembol. Kendi yaratımımıma karşı en kırılganım, tüm zırhlarımdan arınmış bir şekilde çırılçıplağım.
İnanna’nın asası ise kök çakrası. Burası en ilkel varlığımızı, yaşam enerjimizi anlatır. Uykusuzluk ve tüm enerjimizi iyileşmeye ve bebeğe vakfetmek sinir sistemimizin en ham, ilkel yönünü yaşamak. Hayatta kalmaya ve hayatta tutmaya çalışmak.
Bounce back, yani hemen eski vücuduna, işine, gücüne geri dönmeyi yücelten bu kültürün içinde, İnanna’nın soyunması toplumun anlamlandıramadığı ama kolektif bilincin tanıdığı bir güçtür. Bu yüzden bu güç/süreç korku uyandırabilir, gerektiği gibi desteklenmeyebilir.
Lohusalık süreci evrenin kadınlara bahşettiği kutsal bir gölge çalışması gibi durmuyor mu? Tabii ki bu gölgeden güçlenerek çıkmak Ereşkigal’le cesaretle yüzleşmek ve şefkatli müttefikler tarafından beslenmekle mümkün. Bu da yine modern toplumun öğütlediği o bireyciliğin tam karşısında duruyor.
İçimdeki anneyi uyandırma yolculuğum, lohusalık inisiyasyonum, hem göğe hem yere bakabilme yeteneğim daha devam ediyor. Yanımda beni tutan bir köyüm ve eşim, kucağımda bebeğim.
Yorum bırakın